Cesur Koyunların Teslimiyeti

İki yakın dostumla, İrlanda'nın yeşil tepelerinde otlanan ve bu yazının bahanesi olan yününe dolgun koyunları gördüğümüzde birkaç senedir keyifli bir rutine dönüştürdüğümüz ve kendi içinde özel ritüellere sahip doğa gezilerimizden birisini gerçekleştiriyorduk.

Gezilerimiz iki üç güne yetecek iyi bir mutfak alışverişi ile başlar; kıyı şeridinde ya da orman yolu üzerinde saklı, haritayla bile zar zor bulduğumuz ücra bir noktadaki airbnb'ye yerleşmemizle devam eder; hafif bir akşam yemeği, naif bir sohbet ve tatlı bir kafa kırmanın ardından iyi bir uyku, güçlü bir kahvaltı ve sağlam bir kafa kırma ile uzay yürüyüşü aşamasına evrilirdi.

Sabahın erken saatlerinden akşam karanlığına varıncaya dek çıplak doğaya rotasız dalar, yol bizi nereye götürürse oraya yollanırdık. Kafamıza estikçe kendimize büyük bir kayaya tırmanmak, uzaklarda şırıldayan suyun sesini takip ederek bir şelale bulmak, yüksek bir zirvenin en dibinde serili göl kıyısına varmak gibi yan görevler ve küçük maceralar yaratırdık. Hiç bilmediğimiz bir gezegeni keşfedercesine bir merak ile etrafımızda olan biteni incelerdik. Bazen sık ormanın gölgesinde parıldayan katırtırnağı çiçeklerinin neon renkleri, ölmüş bir arıyı her tarafından çekiştirip parçalayarak yuvalarına götüren bir karınca sürüsü ya da asırlık ağaçların uzayıp giden kökleri aynı anda hem çok yoğun hem çok dağınık ilgimize mazhar olur; bazen rüzgarla salınıp giden onca bulutun mavi gökyüzündeki dansı seyrimize mesken olurdu.

Döngü

Hayattayım, buradayım

Anlam ve bağlamlardan sıyrılmış

Sebep ve sonuçlardan arınmış bir halde

Sadece bu andayım


Karmaşık bir düzenin bilinmez bir dehlizinde

Kusursuz bir kaosun tam ortasındayım

Her nefeste evreni içime çeker

Sonra kendime geri üflerim


Hiçbir şeyim ve her şeyim

Ben her hayır ve her şerim

Yaşamın ta kendisi, ölümün efendisiyim

Bin gider bir dönerim, sonsuz bir döngüdeyim

Pencere

Bugün yaşamasam olmaz mı

Hatta hiç gelmemiş olsam dünyaya

Ya da birkaç saatliğine tadabilsem ölümü

Beğenmezsem geri dönsem uykusuz yatağıma 


Sonsuz bir hiçlikse hayatın sonu

Ve yoksa eğer bir cennet ya da cehennem

Kaybolup gidecekse her sefil insan ruhu

Hiç düşünmeden atlardım karşımdaki pencereden

 

Post-arabesk Mazoşizm

Uykusuzluktan bitap düştüğüm anlarda ziyaret eder beni melekler

Pastel boyalarımla üzgün portreler; gitarımla melankolik nağmeler

Pes edinceye kadar direnirim uykunun tatlı çağrısına

Sabahın ilk ışıkları gözlerimin merceğine vurduğunda

Kabuslarımı izlerim kafatasımın sararmış çarşafında

Bir yol belirir sönmüş aklım ve solmuş ruhum arasında

Balçık bir bataklıktan dikenli çalılarla dolu bir patikaya

Yürürüm aldırmadan küflü yaralarımın iltihaplarına

Sapkınca bir zevk verir zindanlarımda yankılanan iniltiler

İçinden hayat çekilmiş yeşile çalan hasta yüzler

Post-arabesk minörlerle bezeli ağıtsal ezgiler

Üzerine kurban pazarı kokusu sinmiş ağdalı sözler


Kendi İçinde Mahsur Kalmak

Kendine hayrı olmayan bir guru bozuntusundan hayata dair sinir bozucu olumlamalar, yüzüne doğru uzatılan yüz doları görünce gözyaşlarına boğulan perişan durumdaki bir evsiz, suda yüzen bir kütüğün üstünde dengede durmaya çalışan üç kaplumbağa, kaliteden fersah fersah uzak bir komedi skeci, tam havuza düşmek üzereyken evin sadık köpeği tarafından kurtarılan bir bebek, göz yakan parlak bir takım elbiseyle dar bir odada tuhaf dans figürleri sergileyen bir yarı meczup, bakıcısının cenazesinde gözyaşı döken cefakar bir şempanze, nasıl alfa erkek olunacağını anlatan sivilceli bir ergen, egzotik bir sahilde sereserpe uzanıp kameraya gülümseyen erişilemez güzelliğe sahip bir model, kask kamerasıyla kaydedilmiş berbat bir motosiklet kazası, renki bir festivalde dans eden musmutlu insanlar, ormanda gezerken karşılaştıkları ayıdan sakin adımlarla uzaklaşmaya çalışan bir aile, yüzünde patlayan sert bir yumrukla un çuvalı gibi yere serilen yaşlı bir adam…

Boğulmaya başladığımı hissedip telefonu yatağın dibindeki kıyafet yığınına doğru fırlattım. Gün doğmaya başlıyor; soldan yükselen güneş, duvara çivilenmiş tül perdeyi delip geçerek odayı iyiden iyiye ısıtıyordu. Gece boyunca gözüme bir damla uyku girmediğinden bir iki saat olsun uyumak istiyordum; gel gör ki artık sıcaktan nefes alamaz duruma gelmiştim. Yataktan sürünerek etrafa saçılmış kıyafetlerin üzerine yumuşak bir iniş yaptım. İçeri börtü böcek girmesin diye kapalı tuttuğum balkon kapısına doğru emeklerken  altımdaki ahşap zemin gıcırdıyor, oda sallanıyor ve iki yanımdaki pencere camları zangırdıyordu. Sürgülü balkon kapısını araladığım anda ciğerlerime dolan taze orman havası beni bütün gece uyutmayan darmadağın düşüncelerimi bir an için susturdu. Kapıyı ardına kadar açıp bacaklarımı asma balkondan aşağı sarkıttım; bir zamanlar genç bir ağaç gövdesi olan kütükten korkuluğa sarılıp başımı hafifçe geri yatırdım. Çabasızca, kendiliğinden kapanan göz kapaklarımın berisinde günün pembe ışığını görebiliyordum.

Dolmuşlar, Telefonlar ve Zavallı Anlar

Soğuk bir Salı akşamıydı. Ofisten çıktım, gözümün alabildiği her yerde ağır aksak ilerleyen binlerce aracın korna sesleri ve motor uğultuları eşliğinde, öğlen yağmurunun bıraktığı çamurun içinden seke seke ana yolun kenarına ulaştım. Levent'ten Beşiktaş'a inmek için peynir tenekesini andıran o kasvetli dolmuşlardan bir tanesine atladım; asla ezberleyemediğim ücreti sorup şoföre uzattım ve arkalarda bir direğe tutunup dikilmeye başladım. Önceki geceden kalan uykusuzluk, tüm günün ezici yorgunluğu, paradan başka pek getirisi ve tatmini olmayan; başkalarına para kazandırmakla anlamlandırmaya çalıştığım "pek havalı" işimle ilgili gereksiz bir ton kafa ağırlığı ve olgunlaştıkça büyüyen türlü hayat derdi, üzerime ölü toprağı gibi örtülmüş, yer çekimi ile sürdürdüğüm mücadelemde beni adım adım zayıf düşürüyordu. Tam da böyle anlarda, ıstırabımı paylaşacak ve onlar farkında olmasa da bana kader ortaklığı yapacak insanlar arar gözlerim. Bazen sohbetlerine kulak misafiri olurum, bazen ellerindeki gazeteye saçılmış ve haberden başka herşeye benzeyen laf öbeklerini okurum onlarla beraber; çoğunlukla da ellerinden düşürmedikleri telefonlarının ekranlarını dikizleyip yalnızlıklarını paylaşırken bulurum kendimi. İtiraf etmeliyim ki tüm bunlardan tuhaf bir keyif alırım, bunun aslında bir çeşit zavallılık olduğunu içten içe bilsem de...

Bir Hamamda Yüzen Gemilerim

Hafızamın çoğu zaman pek iyi çalışmadığını düşünürüm. Daha doğrusu, geçmişimdeki çoğu önemli olayı hatırlamıyormuşum ya da kendimi zorlasam hatırlayamayacakmışım gibi hissederim hep. Halbuki beni ben yapan her şey hatıralarımda gizli. Etik değerlerim, espri anlayışım, insanlarla ilişkilerim, neleri boş verip nelere zaman ayırdığım, günümün nasıl geçtiği,  hatta şu anım bile geçmişimden, anılarımdan, tecrübelerimden izler taşıyor.

Birebir her olayda doğrudan bu izleri göremesem de bugünkü kimliğim, kişiliğim ve ruh halim ile çocukluğum arasında yoğun bağlantılar kurarım hep. Kim kurmaz ki zaten? Bana ilginç gelen hatta beni ürküten şey ise şu: Bu anılar zihnimin derinliklerindeki batık gemilerde, o gemilerin yüzlerce farklı kamarasındaki irili ufaklı sandıklarda gizli bir şekilde, belki de yarınıma ışık tutmak için açığa çıkmayı beklerken, günün kargaşasında ve yarının telaşında sanki yavaş yavaş yok oluyor. O sandıkları açacak anahtarlar ise kamaralarda unutulmuş ceket astarlarında, koltuk kenarlarında, eski sehpa çekmecelerinde birer birer kaybolup gidiyor. Fakat bazı sandıklar var ki ne zaman istersem gidip açabilirim; kaptan köşkündeler ve anahtarları üzerlerinde...