İki yakın dostumla, İrlanda'nın yeşil tepelerinde otlanan ve bu yazının bahanesi olan yününe dolgun koyunları gördüğümüzde birkaç senedir keyifli bir rutine dönüştürdüğümüz ve kendi içinde özel ritüellere sahip doğa gezilerimizden birisini gerçekleştiriyorduk.
Gezilerimiz iki üç güne yetecek iyi bir mutfak alışverişi ile başlar; kıyı şeridinde ya da orman yolu üzerinde saklı, haritayla bile zar zor bulduğumuz ücra bir noktadaki airbnb'ye yerleşmemizle devam eder; hafif bir akşam yemeği, naif bir sohbet ve tatlı bir kafa kırmanın ardından iyi bir uyku, güçlü bir kahvaltı ve sağlam bir kafa kırma ile uzay yürüyüşü aşamasına evrilirdi.
Sabahın erken saatlerinden akşam karanlığına varıncaya dek çıplak doğaya rotasız dalar, yol bizi nereye götürürse oraya yollanırdık. Kafamıza estikçe kendimize büyük bir kayaya tırmanmak, uzaklarda şırıldayan suyun sesini takip ederek bir şelale bulmak, yüksek bir zirvenin en dibinde serili göl kıyısına varmak gibi yan görevler ve küçük maceralar yaratırdık. Hiç bilmediğimiz bir gezegeni keşfedercesine bir merak ile etrafımızda olan biteni incelerdik. Bazen sık ormanın gölgesinde parıldayan katırtırnağı çiçeklerinin neon renkleri, ölmüş bir arıyı her tarafından çekiştirip parçalayarak yuvalarına götüren bir karınca sürüsü ya da asırlık ağaçların uzayıp giden kökleri aynı anda hem çok yoğun hem çok dağınık ilgimize mazhar olur; bazen rüzgarla salınıp giden onca bulutun mavi gökyüzündeki dansı seyrimize mesken olurdu.