Dolmuşlar, Telefonlar ve Zavallı Anlar

Soğuk bir Salı akşamıydı. Ofisten çıktım, gözümün alabildiği her yerde ağır aksak ilerleyen binlerce aracın korna sesleri ve motor uğultuları eşliğinde, öğlen yağmurunun bıraktığı çamurun içinden seke seke ana yolun kenarına ulaştım. Levent'ten Beşiktaş'a inmek için peynir tenekesini andıran o kasvetli dolmuşlardan bir tanesine atladım; asla ezberleyemediğim ücreti sorup şoföre uzattım ve arkalarda bir direğe tutunup dikilmeye başladım. Önceki geceden kalan uykusuzluk, tüm günün ezici yorgunluğu, paradan başka pek getirisi ve tatmini olmayan; başkalarına para kazandırmakla anlamlandırmaya çalıştığım "pek havalı" işimle ilgili gereksiz bir ton kafa ağırlığı ve olgunlaştıkça büyüyen türlü hayat derdi, üzerime ölü toprağı gibi örtülmüş, yer çekimi ile sürdürdüğüm mücadelemde beni adım adım zayıf düşürüyordu. Tam da böyle anlarda, ıstırabımı paylaşacak ve onlar farkında olmasa da bana kader ortaklığı yapacak insanlar arar gözlerim. Bazen sohbetlerine kulak misafiri olurum, bazen ellerindeki gazeteye saçılmış ve haberden başka herşeye benzeyen laf öbeklerini okurum onlarla beraber; çoğunlukla da ellerinden düşürmedikleri telefonlarının ekranlarını dikizleyip yalnızlıklarını paylaşırken bulurum kendimi. İtiraf etmeliyim ki tüm bunlardan tuhaf bir keyif alırım, bunun aslında bir çeşit zavallılık olduğunu içten içe bilsem de...

Dolmuş, teknik olarak dolu olmakla beraber, bu dolmuşlarda balık istifi gitmeye alışmış olduğum için, aslında nispeten boş ve ferahtı. Tüm koltuklar doluydu ama ayakta giden sadece bir iki kişiydik. Normal şartlarda, özellikle bu saatlerde bu araçlardan birindeyseniz görüş alanınızda terli bir sırt, kalın bir ense ya da sönüp gitmiş bir yüzden başkası olmaz. Cam kenarına denk gelecek kadar şanslıysanız İstanbul'un nezih sakinlerinin renk renk, çeşit çeşit otomobilleri içindeki hezeyanlarını, akan trafiğin ortasında ekmek parası peşinde koşan simitçileri, sucuları ve tek düze kayıp giden anlamsız reklam panolarını seyredebilirsiniz. Ben bu kez denk geldiğim ferahlıktan istifade edip dolmuş içindeki mikro evrene odaklanmayı tercih ettim. İlk karşılaştığım manzara telefonlarına gömülmüş yarı uyur yarı uyanık bir topluluktan ibaretti; çoğu zaman benim de içinde olduğum bir topluluk... Aracın manevraları  ile sağa sola ahenk içinde serbest sallanan öne eğik kafaları izledikçe kendi kendime, "Beynimize çipler yerleştirilene kadar böyle boynumuzu bükmeye devam edeceğiz ve sonraki nesiller bizden "boynu bükükler" diye bahsedecek" demekten kendimi alamadım. Yaptığımın yanlış olduğunun sadece farkında olmaya yetecek kadar sorumluluk ve fakat beni bunu yapmaya devam ettiren bir boşvermişlikle, görebildiğim tüm telefon ekranlarında tek tek göz gezdirmeye başladım. Önlerde oturan kır saçlı amca okey oynuyor, onun hemen arkalarında ve benim solumda oturan iki genç kız ise yoğun bir odaklanma ile Instagram taraması yapıyordu. Soldaki arada bir like atıyor, arada bir yukarı dönüp bazı like'larını geri alıyordu. Yanındaki ise resimlere saliselerle ölçülebilecek süreler içinde bakıp sayfayı hızlıca aşağı kaydırıyor, sonra bir anda yukarı çıkıp bir tanesine like basar basmaz yolculuğuna devam ediyordu. Çin'deki iPhone fabrikalarında çalışan işçilerden daha seri parmaklara sahipti bu iki kız.

Sağ tarafımda, azıcık önümdeki tekli koltuklardan birinde cam kenarında oturan otuz beş yaşlarında bir kadına doğru çevirdim bu kez hadsiz bakışlarımı. Üzerinde krem rengi bluzu, altında siyah uzun eteği ve topuklu ayakkabılarıyla kurumsal kimliğin vücut bulmuş hali gibiydi. Kıyafeti ve makyajıyla, iş hayatında yersiz bir öneme sahip olan presentable sıfatını sonuna kadar hakediyordu fakat dürüst olmak gerekirse pek de çekici bir kadın değildi. Yaklaşık yirmi yıl önce modası geçmiş perması ve insanoğlunun erişebildiği tüm iletişim kanallarından pompalanan estetik kıstaslarının yanına yaklaşamayacak "yüz kusurlarıyla" vasatın altında bir güzelliğe sahipti. O anda farkettim ki dolmuşta telefonunu kurcalamayan tek insan oydu; sanırım telefonu yerine yüzüne bakmamın tek sebebiydi bu. Elinde sıkıca tuttuğu telefonuna bağlı kulaklıklarıyla müzik dinliyordu. Ani bir kararla telefonun ekranını açtı, müziği kapadı, kulaklıkları kulağından çıkarıp telefondan söktü ve çantasına koydu. Ana ekranı açıp galeriye girdi. Resimleri biraz aşağı kaydırdıktan sonra içlerinden birini seçip açtı. Telefonu yan çevirdi, Instagram'da #girlsnightout hashtag'iyle paylaşılmaya pek müsait bir fotoğraf kapladı ekranı. Üç arkadaş, ellerinde kadehleri, soluk ve yorgun gülümsemeleri ve kadınların kendi aralarındaki biraz dayanışma, biraz rekabet ve tanımlayamadığım birçok farklı duyguyla yoğrulmuş o tuhaf elektrikleriyle kameraya poz vermişlerdi. Hızlı bir parmak hareketiyle fotoğrafa zoom yaptı, çevik bir manevrayla en sağa kayarak neredeyse tüm ekranı kaplayan yüzünü ekrana taşıdı. Birkaç saniye için öylece izlemeye koyuldu kendini. Sanki zaman durmuştu, o birkaç saniyeye kim bilir ne düşünceler, ne anılar, ne hayaller ve hayal kırıklıkları sığmıştı. O donuk bakışların ardında geçmiş, gelecek ve şimdi birbirinin içine geçmiş, erimiş ve nihayet buharlaşıp uçmuştu. Zamansız ve sonsuz bir ana hapsolmuştu gözleri. Boyaları dökülen bir ahşap pencere kenarında cansız yatan tozlu gri bir kelebeğin ansızın canlanıp kanat çırpması gibi kıpırdanan parmakları fotoğrafı savururcasına yana kaydırıp en solda duran arkadaşının yüzünü getirdi ekrana. Hemen sonra da ortadaki diğer arkadaşınınkini... Bir kez daha kendi yüzüne geçip aynı ebedi seyir anına döndü, ardından zoom out; bir sonraki resim, kendi yüzüne zoom in, zoom out... Bir sonraki resim ve bir daha... Bir resim ve bir resim daha... Sonra durdu, yorulmuştu. Derin ve  ağır bir iç çekip kulaklığını geri çıkardı çantasından, telefonuna takıp müziğini dinlemeye devam etti. Bakışları bir kez daha dolmuş camından akıp giden soğuk asfaltın, mutsuz insanlarla dolu araçların, reklam panolarının ve tek tük ekilmiş fidanların  ekşi harmanına döndü ve hiçliğin içinde yok oldu.  

Ben, yaşananların yegane tanığı ve bu hislerin "kendimce" ortağı olarak karışık duygular içerisindeydim. Artık telefon dikizleme işinden keyif almadığım kesindi, hatta belki de suçluluk duyuyordum ilk defa; aslında hep olması gerektiği şekilde... Dolmuş sahile vardı, iner inmez İstanbul'un acımasız ayazı yüzüme; amansız dertlerim de başıma vurdu. Ben, onlar bilmese de, kendi derdime yoldaşlık ettirmeye çalıştığım binlerce insanın arasına karışıp kendi yalnız zavallılığımın içinde kayboldum.