Kendi İçinde Mahsur Kalmak

Kendine hayrı olmayan bir guru bozuntusundan hayata dair sinir bozucu olumlamalar, yüzüne doğru uzatılan yüz doları görünce gözyaşlarına boğulan perişan durumdaki bir evsiz, suda yüzen bir kütüğün üstünde dengede durmaya çalışan üç kaplumbağa, kaliteden fersah fersah uzak bir komedi skeci, tam havuza düşmek üzereyken evin sadık köpeği tarafından kurtarılan bir bebek, göz yakan parlak bir takım elbiseyle dar bir odada tuhaf dans figürleri sergileyen bir yarı meczup, bakıcısının cenazesinde gözyaşı döken cefakar bir şempanze, nasıl alfa erkek olunacağını anlatan sivilceli bir ergen, egzotik bir sahilde sereserpe uzanıp kameraya gülümseyen erişilemez güzelliğe sahip bir model, kask kamerasıyla kaydedilmiş berbat bir motosiklet kazası, renki bir festivalde dans eden musmutlu insanlar, ormanda gezerken karşılaştıkları ayıdan sakin adımlarla uzaklaşmaya çalışan bir aile, yüzünde patlayan sert bir yumrukla un çuvalı gibi yere serilen yaşlı bir adam…

Boğulmaya başladığımı hissedip telefonu yatağın dibindeki kıyafet yığınına doğru fırlattım. Gün doğmaya başlıyor; soldan yükselen güneş, duvara çivilenmiş tül perdeyi delip geçerek odayı iyiden iyiye ısıtıyordu. Gece boyunca gözüme bir damla uyku girmediğinden bir iki saat olsun uyumak istiyordum; gel gör ki artık sıcaktan nefes alamaz duruma gelmiştim. Yataktan sürünerek etrafa saçılmış kıyafetlerin üzerine yumuşak bir iniş yaptım. İçeri börtü böcek girmesin diye kapalı tuttuğum balkon kapısına doğru emeklerken  altımdaki ahşap zemin gıcırdıyor, oda sallanıyor ve iki yanımdaki pencere camları zangırdıyordu. Sürgülü balkon kapısını araladığım anda ciğerlerime dolan taze orman havası beni bütün gece uyutmayan darmadağın düşüncelerimi bir an için susturdu. Kapıyı ardına kadar açıp bacaklarımı asma balkondan aşağı sarkıttım; bir zamanlar genç bir ağaç gövdesi olan kütükten korkuluğa sarılıp başımı hafifçe geri yatırdım. Çabasızca, kendiliğinden kapanan göz kapaklarımın berisinde günün pembe ışığını görebiliyordum.


Uzak tepelerin ardından yükselen sabah güneşinin insaflı yakıcılığı ve altımdaki toprağın şefkatli serinliğinin ahengi yüzümü ve çıplak bedenimi sarmış, beni kucaklamıştı. Dudağımın bir tarafında istemsiz bir yarım gülümseme ile bacaklarımı sallamaya başladım. Kulübenin dört bir yanında dizili asırlık meşe ağaçlarının yer yer esen sonbahar rüzgarıyla dans eden yapraklarının hışırtıları, dallarında bu dansa eşlik eden kızılgerdanların cıvıltıları ve uzak köylerden gelen belli belirsiz horoz sesleri kalbimi temizliyor; nefes alıp verdikçe, göğsümde biriken çamur yolunu bulup gözlerimden yanaklarıma doğru usulca akıyordu. Boynum ağrıyana kadar öylece durdum. Birazdan burada bir kahve içilir, diye düşünerek gözlerimi açtım.

Gece boyunca beni uyutmayan sıkıntıma birkaç dakikalığına da olsa verdiğim bu mola biter bitmez düşünce sarmalı beni yine içine almaya başladı. Önceki akşam tiyatro dönüşünde çevirmeye takılıp ehliyetimi kaptırmış ve sadece iki hafta önce taşındığım, Kaş’ın sırtalarında yaklaşık sekiz yüz elli metredeki sık çam ve meşe ormanın içinde yer alan kulübeden bozma bu dağ evinde, hiçliğin ortasında bir bakıma mahsur kalmıştım. En yakındaki köye kırk beş dakika yürüme mesafesinde, Kaş’a on beş kilometre uzaklıktaydım. Yaz boyunca güneşte kavrulmuş kulübenin her yerine sinmiş ve gitmek bilmeyen küflü ahşap kokusu, duvarlarda mekanın sahibi edasıyla gezen ortalama bir el boyutundaki örümcekler, arada bir görünüp kaybolan bir iki kertenkele, yalnızca bir defa hızla geçişini görebildiğim bir fındık faresi, günde bir iki defa terasa uğrayıp kendini sevdiren sırnaşık bir kedi, geceleri iki metre ötemde homurtularını duyduğum yaban domuzları ve bir defa besledikten sonra bir daha asla kapımdan ayrılmayan ve geceleri domuzlara havlamalarıyla beni uyutmayan iki sokak köpeği etrafımda var olan canlılığın geniş bir özetiydi.


Tam iki akşam önce, bir tek insan yüzü görmediğim on günün sonunda sıkıntıdan patlamak üzereyken Kaş’ta dört akşam dört farklı oyunun sergileneceği bir tiyatro festivali olduğunu hatırladım. Uzun git gellerden sonra kendimi evden dışarı atmaya ikna edip hazırlandım. Arabaya atlayıp antik tiyatronun yolunu tuttum. “Şatonun Altında” isimli tuhaf oyun sergilenirken, sahneyi haddinden fazla kenardan gören bir yerde oturmaktan olacak, oyuna nazaran ilgimi daha çok cezbeden şey bazı izleyicilerin yanlarında bira ve şarap getirmiş olmasıydı. “Ah!” dedim, “ne büyük keyif!” Sahnede kadim bir sanat icra ediliyor; onları izlemeye gelmiş yüzlerce insan ve hemen karşımızda mavisi gökyüzü ile birbirine karışmış denizin taze kokusunu taş bloklar arasında gezdiren poyrazın tüm gün güneş yemiş sıcak tenlerdeki hafif ürpertisine eşlik eden bir yudum içki… Kimisinde şarap, kimisinde bira…  “Ne de güzel gidiyordur!”


Aslında böyle romantik düşüncelere de pek ihtiyacım yoktu; en kestirmeden konuşmak gerekirse açık havada tiyatronun yanında bir iki bira çok iyi giderdi… Ertesi akşamı iple çektim. Ucunu büküp çengel haline getirdiğim bir metal parçası ile kapısını tutturduğum buzdolabımdan iki şişe bira çekip sırt çantama attım ve “Nora 2” isimli oyunu izlemek için yola koyuldum. Bir önceki akşama göre biraz daha erken gelmenin de avantajıyla aracımı güzel bir yere park edip bu defa sahneyi tam karşıdan gören yüksekçe bir yer bulup oturdum. Oyunun hemen başında çok da ısınmasına izin vermeden ilk biramı açtım, oh ne mutluluk! Oyun da bir güzel akıyor ki sormayın gitsin! Başroller zaten döktürüyor; sahnenin tam ortasına sere serpe uzanmış uyuklayan sokak köpeği ve etrafta umarsızca gezinip duran kediler ise oyunun canlı birer dekoru, hatta yardımcı oyuncuları gibi sanki… Ben ikinci birayı çoktan unutmuşum; ta ki oyunun yavaş yavaş sonuca bağlandığını hissedene kadar. Ne zorum vardı bilmem ama ikinci birayı da açıp sanki bir totemi yerine getirircesine oyun sonlanmadan bitirebilmek için aceleyle içmeye başladım. Finalde son yudumlarımı da alabilmek için alkışı ancak ortasında yakalayabildim.


Kalabalık dağılmadan trafiğe kalmamak için bir an önce arabaya doğru ilerledim ve böylesine güzel bir akşam geçirmiş olmanın keyfiyle; kıçımı kaldırıp insanların arasına karışabilmiş olmaktan dolayı kendimi tebrik ederek eve doğru sürmeye ve Kaş’ın sırtlarına doğru tırmanmaya başladım. Böyle aktiviteler yaparak ara sıra hayata karışabilirim, haftasonları yakınlardaki koyları keşfederim, yeni köyleri gezer insanlarla sohbet ederim, Kaş’a daha çok inip sanat sepet tayfasıyla kaynaşırım, belki bir şeyler üretiriz, belki de yalnız olmak zorunda değilim” diye umutlu düşünceler geçti içimden…


Ana yoldan köye ve oradan kulübeme doğru tırmanan orman yoluna doğru sapmak üzereyken, her zaman yolun karşı tarafında olan rutin bir polis çevirmesine bu defa kendi istikametimde takıldım. Selamsız şekilde ağzıma uzatılan beyaz çubuğa doğru “iki biradan bir şey çıkmaz” düsturunun getirdiği güvenle güçlü bir şekilde üfledim fakat alkolmetreyi elinde tutan genç polisin yüzünde oluşan ve samimiyetinden halen emin olamadığım üzüntülü ifade ve dudaklarından dökülen bir cümle bu özgüveni aynı hızla sanki boğazımdan içeri geri sokuverdi. “Amirim, alkol çıktı ya!”


Yanımıza gelen belki birkaç yaş daha büyük olan amir beni nazikçe aşağı davet edip sakince durumu açıkladı. 0.50 çıkması gereken promil sonucu 0.53 çıkmış; yani sınırı belki o pek keyifli bir iki yudum birayla aşmışım. “Keşke bize söyleseydin, yardımcı olurduk, seni biraz bekletirdik, suyla ağzını çalkalar öyle üflerdin” gibi artık hiçbir işime yaramayan gereksiz cümleleri sıraladıktan sonra altı ay için ehliyetime el koyduğunu söyledi. Kendisine, nerede ve hangi şartlarda yaşadığımı tarif etmeye çalışıp “araba kullanamadan dağın başında ne halt edeceğim” diye sorarak sitem ettiğim amir, evimdede rahat rahat bira içmeye devam edebileceğimi söyleyerek beni makaraya aldı. Kısacası, bu onun sorunu değildi…


Arabayı bağlamaya gerek duymadılar ancak artık arabamı kullanamayacağımı söyleyip bir yakınımın gelip arabamla beni eve bırakması gerektiğini söylediler. İşin bir diğer boktan yanı şuydu ki arazisinde kaldığım yan komşum Reşit Abi’yi saymazsak ne Kaş’ta ne de yakın köylerde bırak bir yakınımı, tanıdığım bir kişi bile yoktu. Kulübeye vardığım ilk gece, arabanın sesini duymuş olacak, bir yanıp bir sönen el feneriyle karanlığın içinden belirip saplarını don lastiği ile bağladığı gözlüğünün üzerinden kibarca eğilip “Hoşgeldin, anahtar kapının üstünde” deyivermiş ve hemen ardından sessizce karanlığın içinde kaybolmuştu. Kulübeyi bana kiralayan kızı Nunu, babasının kendi halinde bir çeşit inzivada olduğu konusunda beni daha önce uyardığı için, eşyalarını arabadan konusunda yardıma ihtiyacım olsa da kendi işimi kendim görmeyi tercih etmiştim.  Sanırım o da benim gibi biraz içine kapanık bir karakterdi ve belli ki karşılıklı olarak birbirimizi pek rahatsız edelim istemiyordu ya da belki kafası biraz güzeldi bilemiyorum. Zaten sonrasında da iki hafta boyunca evlerimiz arasında birkaç metre olmasına rağmen birbirimizi pek görmedik. Sonuç olarak gecenin bir yarısı yıldızımız pek barışmamış olan ev sahibim Reşit Abi’yi arayıp beni buradan almasını isteyemedim. Kısacası yalnızdım ve esasında tam da bunun için bu dağ başına yerleşmeyi seçmiştim… Son yıllarda yaşadığım orta yaş bunalımı ile içine çekildiğim karanlık tünelin en dibine kadar gidip aydınlık tarafa geçebilmek için ideal bir inziva ortamıydı burası. Likya yolunun tam üstünde Phellos Antik Kenti yakınlarındaki kulübem yeşil çatısıyla ormanın içinde adeta kayboluyor ve uzun zamandır içimi kemirip duran “dünyadan toz olma” ihtiyacımı tam anlamıyla karşılıyordu.

Arayacak kimsem olmadığını söylediğimde halime şaşıran polis çaresizce bir taksi çağırdı ve şoförün bana eskortluk yapacağı şekilde eve kadar arka arkaya gitmemizi söyledi. Köy yoluna sapar sapmaz dörtlüleri yakıp kenara çektim, arkada beni bekleyen taksiciye birkaç yüz lira verip gelmesine gerek olmadığını söyledim, tek kelime yanıt vermeden dönüp gitti. Zifiri karanlığın örtülediği alabildiğine virajlı dağ yolunda alkolden ziyade öfkemin etkisiyle gazı köklemeye başladım. Görüş mesafesi iyiden iyiye düşünce uzunları yakmamla aniden karşımda beliren yaban domuzu sürüsünü görmem bir oldu. Sert bir frenle durabildim ve hiçbir şey olmamışçasına bir sükunet içerisinde karşıya geçmeye devam eden sürüyü izlemeye koyuldum. Daha önce hiç bu kadar yakından görmediğim bu canlılar tahmin ettiğimden daha heybetliydi, tüyleri far ışığında yer yer parıldıyordu. Yetişkinler pek ürkütücü olsa da yavrular bir o kadar  sevimliydi… Sürü karşıya geçince yoluma devam ettim, bu defa daha yavaş, daha sakin… Yüzümde garip bir tebessüm vardı, henüz anlamını çözemediğim bir rahatlama içindeydim. Belki yavru domuzların etkisiydi, bilemiyorum…


Nihayet eve varınca üçüncü sınıf porno filmlerinden fırlamış gibi görünen kırmızı deri kanepeye yığıldım. Uzandığım yerden abimi arayıp kötü haberi verdim. Avukat olmasının getirdiği mesleki bir refleksle hukuki birkaç terim sıralayarak ehliyetimi geri almamın zayıf olasılıklı yöntemlerinden bahsetti. İlk adım olarak en yakın hastaneye gidip yeni bir alkol muayenesi yaptırmam gerektiğini öğrenince üşengeçlik ve çiğ bir tevekkül ile bezeli bir inatla bunu reddetsem de abimin ısrarı sonucunda bölgedeki tek hastaneyi aradım. Üst bir merciden resmi bir talep olmaksızın alkol muayenesi yapmadıkları öğrenince gece gece bir de bununla uğraşmama gerek kalmadığı için ne yalan söyleyeyim biraz sevindim.


Üst kata çıkıp yatağa geçtim. Gecenin yorgunluğuyla dolu başımı biraz dinlenme umuduyla yastığa koysam da bahçede domuzları kovalayan köpeklerin bitmeyen havlamaları ve beynimin kıvrımlarında serbest tavuk edasıyla gezen negatif düşünceler gün doğumuna kadar gözüme bir damla uyku sokmadı. Bir sağa bir sola dönmekten darmadağın olmuş yatağımda süreci değerlendirmeye çalıştım. Dağ başında yaşarken bira içip araç kullanma riskini ne diye göze almıştım; hadi göze aldım diyelim, alkolmetreye üflemeden önce polislere durumu niye  açıklamamıştım; şimdi arabasız ben ne bok yiyecektim; ve en önemlisi başıma bir iş geldiğinde yanımda olabilecek, beni almaya gelebilecek kimsemin olmadığı bu köyde, bu dağ başında ne halt ediyordum!


Düşüncelerimi dağıtmak için sabaha kadar dibini kazıdığım sosyal medya çöplüğü ve soldan yükselen güneşle katlanılmaz bir sıcaklığa ulaşan odada durmak artık imkansız bir hal almaya başlayınca saatlerdir yanıtlarını düşündüğüm bu sorularla daha fazla başbaşa kalmak istemedim ve balkondaki keyifli moladan sonra ayaklanıp bir kahve demlemek için aşağı indim.


Mutfağa yöneldiğimde polis amirinin önerisi aklıma geldi ve  kahveden vazgeçip evimin rahatında kendime bir bira açtım. Sürgü kapıyı açıp bahçeye attığım kamp sandalyesine oturup biramı yudumlamaya başladım. Oturduğum yerde gözlerimi kapattım. Düşünmekten yorulmuştum; zihnimden kalbime doğru ağır ağır akan bir çamuru takip edip kendimi kalbimdeki bataklıkta buldum. O bataklığın en dibinden bir emir gelmişçesine ayaklandım, bilgisayarın başına geçtim ve yazmaya başladım. Sanırım, bu dağ başına taşınırken yapmak istediğim şeylerden biri buydu. Yazmak; bıkmadan, usanmadan, durmadan yazmak! Başıma gelenleri, geride bırakmak istediklerimi, görmezden geldiğim ve yaşamaktan imtina ettiğim hayal kırıklıklarımı ve derin üzüntülerimi anlamak, anlatmak ve belki de hakkını vererek yas tutmak istiyordum. Uzun zamandır kaçtığım karanlığım bu dağ başında nihayet beni yakaladı. Ona yol vermek, içimden geçip gitmesine izin vermek için nereye gittiğine bakmaksızın el yordamıyla bu satırları sıralıyorum; nereden gelip nereye gittiğini bilmediğim yıllarımın ardı ardına sıralandığı gibi…