Hafızamın çoğu zaman pek iyi çalışmadığını düşünürüm. Daha doğrusu, geçmişimdeki çoğu önemli olayı hatırlamıyormuşum ya da kendimi zorlasam hatırlayamayacakmışım gibi hissederim hep. Halbuki beni ben yapan her şey hatıralarımda gizli. Etik değerlerim, espri anlayışım, insanlarla ilişkilerim, neleri boş verip nelere zaman ayırdığım, günümün nasıl geçtiği, hatta şu anım bile geçmişimden, anılarımdan, tecrübelerimden izler taşıyor.
Birebir her olayda doğrudan bu izleri göremesem de bugünkü kimliğim, kişiliğim ve ruh halim ile çocukluğum arasında yoğun bağlantılar kurarım hep. Kim kurmaz ki zaten? Bana ilginç gelen hatta beni ürküten şey ise şu: Bu anılar zihnimin derinliklerindeki batık gemilerde, o gemilerin yüzlerce farklı kamarasındaki irili ufaklı sandıklarda gizli bir şekilde, belki de yarınıma ışık tutmak için açığa çıkmayı beklerken, günün kargaşasında ve yarının telaşında sanki yavaş yavaş yok oluyor. O sandıkları açacak anahtarlar ise kamaralarda unutulmuş ceket astarlarında, koltuk kenarlarında, eski sehpa çekmecelerinde birer birer kaybolup gidiyor. Fakat bazı sandıklar var ki ne zaman istersem gidip açabilirim; kaptan köşkündeler ve anahtarları üzerlerinde...
Sıradan bir çocuğun yaz tatilleri, şüphesiz en çok akılda kalan, en tatlı anıların zihinde yer ettiği ve hep küçük bir tebessümle kendini hatırlatan dönemlerdir. Benim için de durum pek farklı değil, zira kendimi özel sandığım dönemler olsa da esasen sıradan bir çocuktan ötesi değildim.
Biz her yaz dört kişilik ailemizle Edirne'den kalkar, Samsun'un ilçelerinden biri olan Ladik'e giderdik. Baba tarafından bütün akrabalarımız Ladik'teydi, anne tarafı ise az ötedeki Havza'da... Teyzem, eniştemin görevi sebebiyle Ankara'da, dayılarımdan biri de Merzifon'da olunca bol duraklı bir rotamız olurdu; ama en uzun zamanı hep Ladik'te geçirirdik. Bu arada, bütün akrabalarımız bu bögedeyken bizim neden bin kilometre ötedeki Edirne'de olduğumuzu, "darbe, sürülme, 12 Eylül" gibi kavramların bana bir şeyler ifade ettiği yaşlarda öğrenebilecektim.
Annem ve babam genç birer öğretmen ve hızlı birer devrimciyken, darbe sonrası dönemde, birçokları gibi Türkiye'nin en ücra köşelerinden birine, Edirne'ye sürülmüşler. Ben daha doğmadan birkaç sene önce geldikleri bu yabancı yerde, kendilerine yeni bir yaşam kurmuşlar; yeni bir dünya yaratmışlar. Ben de işte bu dünyaya açmışım gözlerimi. Annemin anlatmaya, benim dinlemeye doyamadığım hikayeye göre, doğar doğmaz büyük bir merakla etrafı incelemeye başlamışım. Çevremdeki nesneleri ve insanları tanımak istiyorcasına, gözlerimi kocaman açarak seyretmeye koyulmuşum bu yepyeni ortamı.
Anne karnından ayrılıp dünyaya adım attığımda yanımda kimse olmasaydı, muhtemelen annemle babamın Ladik'ten Edirne'ye geldiklerinde hissettiklerine benzer duygulara kapılırdım. Yalnızlık, çaresizlik ve üstüne bir ton sorumluluk. Takip eden yıllar boyunca, belki de bu iki genç insan, Edirne'yi evleri, yurtları kabul edene kadar, tüm yazlarımızı Ladik'te geçirdik.
Ladik, nispeten kapalı ama sevimli bir kasabaydı. Babaannemin iki katlı ahşap evi, büyükbabamın manavı, amcamın eczanesi, marketi... Hepsi birer oyun alanıydı benim için. Evde babaannemin sırtına atlar, oda oda gezerdim, manavda meyve tartar arada birer ikişer tadına bakmadan edemezdim. Eczane bilgisayarında Lotus oynamak için saatlerce bekler, marketten kuru yemiş ve dondurma alıp tekrar evin yolunu tutardım.
Hamamayağı vardı bir de. Çocuk aklımla hep tuhaf görüntüler canlandırırdı zihnimde bu isim. Burası, Ladik'in biraz dışında yer alan, dev bir kaplıca ve piknik alanıydı. Ne zaman tüm akrabalar arabalara doluşup Hamamayağı'na gidecek olsak, çok büyük bir sevinç ve heyecan kaplardı içimi. Hamamayağı demek, kurnada babamın beni keseleye keseleye yıkaması ve sıcacık kaplıca suyunda neşeli ve yankılı çığlıklar atarak çırpınmam demekti. Bir de babamın havuzun dibinden çıkardığı taşlar... Öyle derin bir nefes alarak dalardı ki babam, çocuk kalbim, bir daha su yüzüne çıkamayacak diye ürperirdi. Sonra elinde taşlarla dışarı çıkınca basardım kahkahayı. O taşlar bana çok özel birer hediye gibi gelirdi çünkü babamın sağ salim aramıza dönmesinin simgeleriydi onlar.
Hamam sefası bitince dinlenme bölümüne geçer; babam, abim ve ben peştamallerimizle uzanıp buz gibi gazozlarımızı yudumlardık. Sonra giyinip güneşi batırana kadar top peşinden koşardık. Ta ki hala tadını unutamadığım o etlerin kokusu, o taptaze karpuzların kırmızısı ve semaverin fokurtusu bizi sofraya çağırana dek... Tabi bir de tadını hiç bilmediğim ama babamın ve amcamların kana kana, büyük keyifle içtiği o beyaz şey: Rakı...
Sonra biz büyüdük, o çocuksu masumiyet yok oldu, öncelikler değişti. Bin kilometre artık gerçekten bir mesafe ölçüsüydü. Yıllarca gitmedim Ladik'e. Belki bir on beş sene sonra ilk defa geçen yaz oradaydım. Büyükbaba, babaanne, manav, ahşap ev... Hiçbiri yok artık. Hamamayağı'na da gittim. Ne rakı kalmış, ne top oynayan çocuklar... Bir de fark ettim ki, babam o havuzda dibe dalarken aslında ayakları hep yere değiyormuş.