Yaşam, Ölüm ve Silahlar

Hayat ne tuhaf şey!..

Şimdi ben bir bıçak alsam elime, kessem mesela bileklerimi; fazla sürmez herhalde kalbimin, beynimin durması ve hayatımın sona ermesi. Onca emek, onca sancı, amaçsızca geçen onca sene... Her şey o kadar gereksiz geliyor ki böyle düşününce. Zaten milyonda bir şansla dünyaya gelmişsin; ve bu şansı saniyeler içinde çöpe atmak teknik olarak mümkün. Bu yazının esasen gitti bir yer yok. Hatta, son noktayı koyduğum an bu yazıyı sona erdirebilirim.

Ama bitirmek istemiyorum. Bana sadece bu durum ilginç geliyor. Yarın bir gün bir bebeğiniz olsa mesela, her saniye ölümle burun buruna aslında. Hadi, beslenmesini geçtim; göz önünde olmazsa başına bir şey gelmemesine imkan yok. Belki de bu yüzden anne-babalar hep çocuğumun başına bir şey gelirse diye endişe ediyor. Eski bir alışkanlık gibi...





Bu yazının gerçekten bir yere gideceği yok; ama düşünmeden edemiyorum bazen bunu. Yani genel olarak insanın narinliğini, kırılganlığını. Yaşamla ölüm arasındaki çizginin aslında ne kadar ince olduğunu... Mesela bir arkadaşınla sohbet ederken, bir anda zart diye elindeki kalemi saplasan adamın şah damarına, oracıkta ölür. Ve aslında böyle bir şey yapmak için baya baya delirmiş olmak gerekiyor. Ancak daha da tuhaf olan şey şu ki, bu muazzam derecede delice işi yapmak için, yani bir insanı öldürmek için, aletler üretmiş insanoğlu. Kendi türünün hayatına son vermek için silahlar yaratmış, taktikler geliştirmiş. Mesela tüm insanlar bilir ki bir insanın boğazını kesersen onu öldürebilirsin. Bu bilgi nasıl olmuş da insanı kılıç yapmaya itmiş?

Sonra, bu silah üretme olayı bir endüstriye dönüşmüş; belki de dünyadaki en büyük endüstriye. Yani, insanoğlu en çok parayı, insan öldürmek için harcıyor. Kimse de demiyor ki, yahu biz delirdik galiba!

Peki, ilk silah nasıl ve neden ortaya çıkmış? Aslında bunu "2001: A Space Odyssey" filmi son derece çarpıcı bir sahneyle gözler önüne seriyor. Yüz binlerce yıl önce yaşayan atalarımız, kenarına yerleştikleri su birikintisini korumak ve paylaşmamak için etrafta buldukları kemikleri silah olarak kullanabileceğini fark ediyor ve suya yaklaşan rakiplerini bu kemiklerle döve döve öldürüyor. Yani öldürmek belki de insanoğlunun genlerine işlemiş olan en temel hayvani içgüdülerimizden ve temelinde hayatta kalma, soyunu devam ettirme dürtüsü yatıyor. O dönemdeki nüfus ve keşfedilen kaynaklarla bugünkü durum kıyaslandığında, günümüzün savaşlarının da aynı hayvani içgüdülere dayandığını söylemek zor olmaz.


Öyle tuhaf ki işte; insan ömrü, bir cismin "doğru noktalara" darbe sağlaması ve oraya "yeterli ölçüde" zarar vermesiyle son bulabilir. Bunu bir şekilde keşfetmişiz; sonra da daha iyi öldürmek, daha kısa sürede daha fazla insanı katletmek için aletler üretmek adına uğraşıp durmuşuz. İnsan evrimiyle beraber silahlar da evrilmiş, belki de insanınkinden katbekat yüksek bir hızla... Oysa ki çocukken sınıfta arkadaşımıza vursak, şiddetin ne kadar kötü ve gereksiz bir şey olduğu anlatılırdı hep bize. Yani, sosyal toplumda şiddet kötü ama iş, kaynakların paylaşımı gibi, toplumsal çıkarlara gelince şiddeti bir çözüm aracı olarak kullanmışız; katliamlara göz yumar hale gelmişiz. Hatta düşman bellediğimiz türdeşlerimizi öldürdüğümüzde sevinç dansları etmişiz.

Çok tuhafız, çok...