Yalnızlığın Hissizliği

Bugün eve doğru yürürken birkaç saniye için kendimi çok yalnız, çaresiz ve ne yapacağını bilmez bir durumda hissettim. Sırtımda iş ve elimde spor çantası, vücudum bitkin, hava buz gibi... Bir anda büyük bir umutsuzluk, mutsuzluk ve güvensizlik kapladı içimi. Sonra, hemen tanıdık geldi bu duygu.

2007. Kasım'ın son günleri... Sırtımda bir çanta, elimde bir bavul, keskin bir ayaz. Almanya'da, Bonn'da, şehir merkezinin çok dışında bir yerde otobüsten inmişim. Etrafta kimseler yok. İndiğim durağın ilerisi upuzun, sisli bir yol... Yanlarında seyrek, yorgun ağaçlar dizili; ucu görünmeyen gri bir yol... Gri bir gökyüzü... Ve yapayalnızım... O gün staj için geldiğim Bonn'daki ilk günüm... İlk defa tek başıma yabancı bir ülkedeyim...




Havaalanından doğrudan şehir merkezine gitmişim. Gider gitmez, bir telefon kulübesinden, evinde kalacağım Ekvador'lu Aine'yi arıyorum. Önce "İngilizce konuşsak olur mu?" diyorum açar açmaz. Hiç oralı değil. Yarım yamalak bir Almanca'yla bir buluşma ayarlıyoruz. Yarım saat sonra bisikletiyle beni almaya geliyor, bana eşlik ederek evin yolunu gösteriyor; ama o gece evde kalamayacağım, zira odam ertesi gün boşalacakmış. Cebimde pek fazla para olduğunu söyleyemem. "Nerede kalacağım şimdi?" diye düşünüyorum. Daha sonra şehir merkezine geri dönüp, bir internet cafe'ye giriyorum.

Mekanın pek tekin bir yer olmadığı her halinden belli. Cafe'nin etrafında, daha sonra genel adlarının "Penner" olduğunu öğreneceğim, serseri tipler var. Haftalardır yıkanmamış gibi görünen, ellerinde biralar, ayaklarında dize kadar botlar, deri kıyafetli ve muhtemelen sokakta yaşayan insanlar bunlar. Ölü ama delici bakışlar var gözlerinde. Bir tanesiyle ilk ve son kez o gün göz göze geliyorum, sonrasında oraya ait ve hep orada olmalarına rağmen, sanki hiç orada değillermiş gibi davranıyorum Bonn'da geçirdiğim 9 ay boyunca. Korku kaynaklı bir umursamazlık, ya da umursamazlık temelli bir korkunun içine düşüyorum o gözleri, gözlerimde ilk gördüğüm anda. "Neyse, işimi halleder tüyerim." diyorum, başlıyorum kalacak bir yerler bakmaya. Nihayet ucuz yollu bir gençlik yurdu ayarlıyorum kendime. Geceliği 35 Euro. Pek ucuz da sayılmaz hani; ama daha da ucuzunda kalmaya cesaret edemiyorum.


"Daha saat erken, acaba biraz gezsem mi?" diyorum. Bavulumu tren garındaki kilitli dolaplara bırakıp, bir harita alıyorum, gezmeye başlıyorum. Son derece gaz başladığım bu gezinti, farkında olmadan üçüncü defa aynı noktaya dönmemle son buluyor. Bu döndüğüm yer de Subway. Biraz da acıkmışım, girip bir sandviç yiyorum. Geri dönüp gardan bavulumu alırken, kapıda bir adam "Bavuluna sahip çık, geçen hafta tam bu noktada soyuldum." diye uyarıyor beni. Biraz korkuyorum. Garın hemen karşısında otobüs durakları var. Defterime hangi otobüse binip hangi durakta ineceğimin notunu almışım, o güvenle atlıyorum otobüse. Nereden baksan yirmi dakika sonra benim durağın adını görüyorum tabelada.

İşte, indiğim o durak, bugün tekrar hatırladığım o anı yaşatıyor bana. Kendimi çok yalnız, çaresiz ve ne yapacağını bilmez bir durumda hissediyorum. Sırtımda bir çanta, elimde bir bavul, keskin bir ayaz. Gri bir yol kenarında, gri duvarların ve soluk ağaçların arasından yükselen gri gökyüzüne bakıyorum. Başımı indirip sisli yolda soğuktan titreyerek yürüyorum, gözlerim kalacağın yurdun adını gösteren işaretleri arıyor.

Nihayet yurdu bulunca, odama gidiyorum. Tüm eşyalarımı bir kenara bırakıp, tam karşımda duran masaya doğru ilerliyorum. Sandalyeye otuyorum, kollarımı masaya, başımı da kollarımın üstüne koyup dakikalarca öylece duruyorum. Ne bir duygu, ne bir düşünce... Neşe, heyecan, üzüntü ya da gözyaşı; bunların hiçbiri yok. Sadece derin ve ağır bir yalnızlık hissi...

Koridordan çocuk sesleri yükseliyor, aldırmıyorum. Ta ki bu sesleri sahipleri sertçe kapımı açıp kahkahalarla odama dalana kadar... Kapıyı kilitlemeyi unutmuşum. Çocuklara kızmaktan çok, "Beni acaba öyle otururken gördüler mi? Acaba yalnızlığımı görüp dalga geçtiler mi benimle?" diye düşünüyorum gülerek kaçışırlarken. Bu yaptıkları hiç komik ve eğlenceli gelmiyor bana. "Sanırım büyüyorum." diyorum.