İki yakın dostumla, İrlanda'nın yeşil tepelerinde otlanan ve bu yazının bahanesi olan yününe dolgun koyunları gördüğümüzde birkaç senedir keyifli bir rutine dönüştürdüğümüz ve kendi içinde özel ritüellere sahip doğa gezilerimizden birisini gerçekleştiriyorduk.
Gezilerimiz iki üç güne yetecek iyi bir mutfak alışverişi ile başlar; kıyı şeridinde ya da orman yolu üzerinde saklı, haritayla bile zar zor bulduğumuz ücra bir noktadaki airbnb'ye yerleşmemizle devam eder; hafif bir akşam yemeği, naif bir sohbet ve tatlı bir kafa kırmanın ardından iyi bir uyku, güçlü bir kahvaltı ve sağlam bir kafa kırma ile uzay yürüyüşü aşamasına evrilirdi.
Sabahın erken saatlerinden akşam karanlığına varıncaya dek çıplak doğaya rotasız dalar, yol bizi nereye götürürse oraya yollanırdık. Kafamıza estikçe kendimize büyük bir kayaya tırmanmak, uzaklarda şırıldayan suyun sesini takip ederek bir şelale bulmak, yüksek bir zirvenin en dibinde serili göl kıyısına varmak gibi yan görevler ve küçük maceralar yaratırdık. Hiç bilmediğimiz bir gezegeni keşfedercesine bir merak ile etrafımızda olan biteni incelerdik. Bazen sık ormanın gölgesinde parıldayan katırtırnağı çiçeklerinin neon renkleri, ölmüş bir arıyı her tarafından çekiştirip parçalayarak yuvalarına götüren bir karınca sürüsü ya da asırlık ağaçların uzayıp giden kökleri aynı anda hem çok yoğun hem çok dağınık ilgimize mazhar olur; bazen rüzgarla salınıp giden onca bulutun mavi gökyüzündeki dansı seyrimize mesken olurdu.
Uçurum kenarlarında sofra kurar, devrilmiş ağaç kütüklerinde nefeslenir, kaya oyuklarında demlenirdik. Gerek duymadıkça konuşmaz, konuşmadan da anlaşabilir, sessizliği kardeşçe paylaşabilirdik. Birimiz ortadan kaybolsa ürkmez, ormanın onu koruyacağını bilir, birbirimize güvenirdik. Beraberken yalnız ve yalnızken beraber olabilmenin değerini onurlandırır, yüceltirdik. Doğayı keşfederken kendi doğamızı da idrak etmeye çalışır ve yaşatırdık. Zaman zaman da sohbet ederdik tabi; havadan sudan... Ama gerçekten havadan, sudan... Bazen de keşfetmekte olduğumuz doğamızdan bahsederdik dilimiz döndüğünce, üç beş kelimeyle de olsa...
Bir defasında yol kenarında uzanan çalılar boyunca serili ve üzerimizdeki tertemiz yağmurla yıkanan böğürtlenleri dalından koparıp yediğimiz esnada bu yabani meyvenin keskin lezzeti beynimi gıdıklarken kıkırdamaya başladığımı hatırlıyorum. Böğürtlenlerin toplanıp kasalara konduğunu, nakliye araçlarıyla meyve sebze haline götürüldüğünü, buralarda plastik kaplara doldurulup marketlere gönderildiğini, çalışanlar tarafından raflara dizildiğini, fiyatına bakılıp alışveriş sepetine atıldığını, kasada parası ödenip satın alındığını, poşete konulup eve götürüldüğünü, poşetten çıkarılıp buzdolabına konduğunu, bir noktada buzdolabından ve plastik kutusundan çıkarılıp musluk suyunda yıkandığını ve nihayet ki nihayet onca gün geçtikten ve onca el değdikten sonra ağıza atılıp yendiğini düşündüm bir göz kırpma süresinde. Halbuki ben işte daha bir saniye önce dalında yağmur damlalarıyla sallanan, doğadan fışkıran yaşam kaynağını kendime katıvermiştim; tertemiz, taptaze ve lezizdi. Kimseden izin almadan, kimseye bir şey ödemeden... Bir yandan kıkırdarken tek söyleyebildiğim "çok komik ya, yağmur yıkıyor biz yiyoruz" oldu...
Kafamın içinde uzun ama dudaklarımda çok kısa süren diğer sohbet anı ise yine yağmurlu bir orman yolunda bir kuytuda diz çökmüş sigaramı yakmaya çalışırken gerçekleşti. Kimin elleri olduğunu ara sıra unuttuğum ellerimin biri çakmağı tutuyor diğeri sigaraya siper ediyordu. Bu eller bana aynı anda hem çok yakın hem çok uzaktı; sigaranın ucu bir an sanki gözbebeğimde hemen sonraki an sanki bir kilometre ötemdeydi. Tek gözümü kapatıp nişan almaya çalışıyordum... Birkaç defa yakmayı denediğim çakmağın parlak turuncu alevi sert rüzgara direnmeye çalışsa da mağlup oluyor; çakmak taşının etrafa saçılan kıvılcımları, bilindik aralığını kaybetmiş saliseler içinde doğup büyüyüp ölüyor ve bu sırada her biri bana bol maceralı hayat hikayelerini anlatıyordu. Nihayet yanan çakmağın alevi sigaramın ucuna değdiği anda zamansal boyut sanki görünür ve hissedilir bir hale bürünerek havanın içine sızan bir sis perdesi gibi önümde belirdi. Gezegenin üstünde diz çökmüş olan ben mi zamana doğru hareket halindeydim yoksa o mu bana doğru geliyordu bilmiyorum. Bir uçurum kenarındaki okyanus dalgalarının yalçın kayaları yüzyıllar boyunca aşındırdığı gibi, yüzüme çarpan zamanın beni bir iki saniye kadar yaşlandırdığını hissettim. Sigaradan derin bir nefes çekip yanımdaki dostuma uzatırken zaman dedim; ciğerlerimde biriken dumanı üfleyip cümlemi tamamladım, akıyor...
Gelenekselleşen doğa yürüyüşlerimizin bir başkasında uzun saatler sonunda sık bir ormandan çıkıp alabildiğine geniş bir mera alanında bulduk kendimizi. Kimisi sakince otlayan kimi ise öylece çimlere uzanmış tombul koyunlarla o yeşil tepede karşılaştık. Bir an nedense bir kurtun bu sürüye saldırdığını hayal ettim. Birkaç metre arkamdan yürüyen dostumu bekleyip lafa girdim. "Ben koyun olsam ve kurt beni yakalasa sanırım hiç direnmezdim. Sakince ölümü beklerdim, tıpkı belgesellerde aslana yem olan ceylanlar gibi... Nasıl olsa kurtulma şansım yok, mücadele etmek bir an önce ölmekten daha acı verici ve bir o kadar beyhude olurdu..." "Ah, hadi ama..." dedi yanımdaki dostum. "Mutlaka mücadele edecek bir sebebin olmalı. Sen hiç yavrularını savunan anne koyunları gördün mü? Onlar var ya, tam baş belasıdır, denk getirirse kafayı koydu mu iki metre uçarsın."
Dostumun bu söyledikleri beni düşündürdü, hala da düşündürüyor. En çok da kendimle ilgili... Teslimiyet ve mücadele ile ilgili... Bu konuşma aklımda o kadar yer etti ki yıllar sonra yine zihnimde yankılanınca belgesellerdeki ceylanlar neden öyle sessizce ölümü bekliyorlar biraz araştırdım. Bir kere ceylanlar ve diğer otçullar kaçmaya programlı yaratıklar, birincil savunma mekanizması olarak kaçmayı kullanıyorlar. Ancak yakalandıklarında mücadele etmek yerine başka mekanizmalar devreye giriyor. Benim "sakince ölümü beklemek" diye tabir ettiğim davranışa esasen "donma tepkisi" denirmiş. Tıpkı üzerimize doğru son sürat bir araba gelirken kazık çakmış gibi kalakalmamız da benzer bir tepki. Yoğun stres anında bir nevi paralize olma durumu... Tabi ceylanın bu tepkisi çok nadiren de olsa aslanın dalgınlığı sonucu ona yeni bir kaçma şansı yaratsa da çoğu zaman bu da pek bir işe yaramıyor...
Her ne kadar orman yürüyüşleri bana muazzam bir keyif verse de sonuçta vahşi doğada yaşamıyoruz. İnsanlık olarak besin zincirinin tepesinde değil tam da içinde olduğumuz eski çağlardan miras kalan sürüngen beyin artıklarımız modern hayatta da halen bizimle. Bir anne koyunun kurtla mücadelesi, yalnızca kendi hayatı için değil, geride bırakacağı yavruları için de savaşmasıyla anlam kazanıyor. Aynı şekilde, insanlar da çoğu zaman kendilerinden daha büyük bir anlam, bir bağ, bir sorumluluk hissettiklerinde inanılmaz mücadeleler verebiliyorlar. Bu bazen bir aile, bazen bir inanç, bazen bir ideal, bazen de bir aşk olabiliyor. Ancak, insanın hayatta kalma içgüdüsü yalnızca fiziksel olarak yaşamaya devam etmekle ilgili değil. Bazen, bir şeyi kabul etmek ve onunla barışmak da bir tür mücadele. Koyunun içgüdüsel olarak teslimiyeti, bizim açımızdan pasif bir seçim gibi görünebilir ama belki de onların dünyasında bu bir kabulleniş, bir doğa yasasına teslim olma hali. Biz insanlar olarak bu teslimiyeti güçsüzlük olarak yorumluyoruz ama belki de bazen mücadele etmemek, mücadele etmekten daha cesur bir seçim olabilir. Belki biz insanlar da halen kaçmaya programlıyızdır...